ANADOLUTURKEY.BLOGCU.COM

en güncel blog

Google
OTİZM DÜNYASI

Kategoriler

GÜNLÜK FAL
Sinema film fragman
ve muhabbet yeri!
GÜNÜN VİDEOSU -Carlosun golleri-

Son Haberler

  • Başlıksız
  • Bizi ayıramazsınız!
  • RAHİP VE HAHAM, İMAM HATİPLERE HOCA OLUYOR
  • İSTİFA ETMİYORUM, GÖREVİMİN BAŞINDAYIM
  • YÜKSEKOVA'DA PATLAMA: 1 ASKER ŞEHİT

  • Son Yorumlar

    petek dinçöz
    cevapp
    cevabı
    merhabalar
    nasıl
    :)
    az olmuş
    yalan
    çok güzledi
    Hacker ve Lamerlere Karşı Güvenlik Sistemi MSN KORUMA




    More Cool Stuff At POQbum.com

    Üç kuşak kadın ve bir sevgi hikayesi...

    GEORGİA YASASI

    Senarist Mark Andrus kendisinin yakından tanıdığı bir yerin ve insanların hikayesini anlatan bir senaryo yazmak istemiş. Dinine oldukça bağlı, otoriter bir ailede içinde? çok çalışma hırsı ve kopan aile bağları ile karşılıklı etkileşim sonucu oluşan mizahı ortaya çıkarmak istemiş... Georgia Rule işte bu hikayeymiş.

    Aralarında Overboard ve Beaches’in da bulunduğu 80’lerin hitlerinden, 90’ların Pretty Woman ve Runaway Bride’ına ve 2000’lerin The Princess Diaries ve The Princess Diaries 2: Royal Engagement gibi çok sevilen filmlerine imza atan yönetmen Garry Marshall son olarak Georgia Yasası ile karşımıza çıkıyor.

    Kısa Özet

    Asi genç kız Rachel (Lindsay Lohan) 18 yaşında oldukça sinirli bir genç kadın... Bağırıp çağırıyor, küfür ediyor, içki içiyor, aklından geçeni söylüyor ve genelde kontrol edilemiyor. En son yaptığı araba kazasıyla annesi Lilly’nin (Felıcıty Huffman), San Francisco’daki evinde en son kuralı yıkıyor. İçinden geldiği gibi hareket eden ve ele avuca sığmayan kızını dize getirmek için götürecek yeri kalmayan Lilly, sonunda asla dönmemeye yemin ettiği tek yere – annesinin (Jane Fonda) Idaho’daki evine götürüyor.

    Georgia tipik bir sevimli, insanın üzerine titreyen bir büyükanne değil. Bir takm kırılamayacak kurallarla hayatını yaşıyor ve evinda yaşayan herkesten de aynısını yapmasını istiyor. Georgia için önce Tanrı hemen arkasından çok çalışma geliyor.

    Filmin öyküsü

    Senarist Mark Andrus kendisinin yakından tanıdığı bir yerin ve insanların hikayesini anlatan bir senaryo yazmak istemiş: Idaho kırsalı... Dinine oldukça bağlı, otoriter bir ailede içinde? çok çalışma hırsı ve kopan aile bağları ile karşılıklı etkileşim sonucu oluşan mizahı ortaya çıkarmak istemiş... Georgia Rule işte bu hikayeymiş.

    Yapımcı James G. Robinson: “Evli olan ya da kız çocuğu yetiştirmiş olan herkes bu kadınların arasında neler olup bittiğini anlar, özellikle de kız çocuğu ergenlik çağındaysa. Bu filmi yapmanın çok eğlenceli olacağını düşündüm ve her şey yerli yerine oturdu. Mark harika bir senaryo yazdı. Başrollerde Jane Fonda, Felicity Huffman ve Lindsay Lohan oynadı ve Garry Marshall filmi yönetti. Üç temel de sağlamdı: iyi bir hikaye, iyi bir yönetmen, iyi oyuncular.” diyerek taşların yerli yerine oturduğunu anlatıyor.

    Uydurma bir kasaba, çekim senaryosu ve finans kaynağından sonra, sıra performanslarıyla seyirciyi kahkahaya ve gözyaşına boğacak üç kadını seçmeye gelmiş.

    Yapımdan Notlar:

    Projeye ilk katılan Lindsay Lohan olmuş. Son 10 yılda başarılı komedilerde rol alan oyuncu, 2006 yapımı Bobby ve A Prairie Home Companion’deki anahtar rollerle başarısından sözettirmişti. Rachel rolünü kabul etmesi ile ilgili konuşan Lohan: “Senaryo bana en sevdiğim filmlerden biri olan Kitten With a Whip’deki Ann-Margaret karakterini hatırlattı. O karakter de çok Lolitavari bir tipti.” diyor.

    Oscar ödüllü büyük oyuncu Fonda’yla çalışma şansı yakalayan Lohan, “Bir keresinde Halloween için onun Barbarella’daki karakterinin kıyafetini giymiştim, dünya küçük. Her zaman hayranlık duyduğum insanlarla çalıştığım için kendimi şanslı hissediyorum” diye ekliyor.

    Lohan’ın projeye katılmasından sonra, yapımcı Robinson, Marshall’ı Georgia Rule’da çalışması için ikna etmiş. Kısa süre sonra yönetmen, yapımcılar, Fonda ve Felicity Huffman’dan başlayarak diğer oyuncular ve kadronun temelleri oluşturulmuş.

    Robinson “Kimyaların uyuşmasının bir kısmının da, üç kadın oyuncunun da karakterlerini çok iyi anlayıp canlandırmış olmalarına bağlıyorum” diye açıklıyor.

    Jane Fonda (oldukça garip ama Georgia’da yaşıyor) filmin ismiyle aynı adı taşıyan karakter rolünü oynamayı Marshall’la çalışmak istediği için seçmiş.

    Fonda “Mark karakterleri güzel bir şekilde gözlemliyor ve? bu çok yönlü üç kuşak kadınla ilgili karakter odaklı bir hikaye. Dokunaklılık ve derinlik kadar mizaha da sahip üç kadın” diye belirtiyor.

    Rachel’ın annesi ve Georgia’nın mesafeli kızı Lilly rolü Felicity Huffman’a gitmiş.?

    Hafta içindeki günlerde Desperate Housewives adlı televizyon dizisinin çekimlerinde olan aktris, “Karakterleri gerçek, zengin, üç boyutlu, komik ve hüzünlü bulduğum için rol aldım” diye belirtiyor. Ayrıca Jane Fonda’nın rol alması da karar verme sürecini etkilemiş. Başarılı oyuncu Fonda’nın rol arkadaşlığıyla ilgili şunları söylüyor: “Özgeçmişi boyum kadar uzun olan ve iki Oscar kazanmış kadın gelip bana “Ne düşünüyorsun?” diye soruyor.”

    Georgıa Rule’u beyazperdeye taşıyan yaratıcı ekibin içinde yöneetmen Marshall’ın sık sık birlikte çalıştığı sanatçılar bulunuyor.

    Aşırı sıcaklar film boyunca oyuncuları canından bezdirmiş... Lindsay Lohan filmin açılış sahnesini gülerek anlatıyor: “Dışarısı 48 dereceydi! Ben dışarı çöldeki kızgın yolun üstünde yalınayak yürüyordum, Felicity ise klimalı Mercedes’in içindeydi.”

    Felicity Huffman da aşırı sıcaklarla ilgili perdedeki kızıyla aynı fikirde. “48 dereceydi! Sierras’daydık ve herkes ölüyordu. Garry’yse elinde dondurmasıyla günde 15 saat koşturup duruyor ve harika bir şekilde yönetmenlik yapıyordu.”

    Georgia Rule Güney California’da çekilen filmin birçok sahnesi, büyükannesinin Rachel’ı çalışmak üzere yerleştirdiği veteriner-insan doktoru Simon’ın muayenehanesinde geçiyor.

    Üç kuşak kadının birbirine duyduğu sevgi, nefret ve alışkanlıklar üzerine kurulu bu romantik komedi haftanın en beğenilen filmi olmaya aday... Kaçırmamanızı tavsiye ederiz...

     

     

    3/8/2007 | Kategori: BEYAZPERDE | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

    SARIKAMIŞ FACİASININ FİLMİ ÇEKİLECEK

    Deniz, Allahuekber Dağı Şehitlerini Anma Etkinlikleri'ne katılmak üzere geldiği Sarıkamış'ta, yaptığı açıklamada, Türk sinemasında genelde küçük projelere imza atıldığını ifade ederek, ''İlk kez bu kadar büyük iş yapılacak'' diye konuştu. Büyük filmlerin çok daha fazla ön çalışma gerektirdiğini kaydeden Deniz, şöyle konuştu: ''Sinemamızda genelde 2-3 ayda hazırlanıp çekimi yapılan işlerle ilgileniliyor. 'Sarıkamış Beyaz Hüzün' gibi bir proje daha önce kimse tarafından hayata geçirilmek istenmedi. Çünkü bu kadar büyük bir işin ön çalışması da çok oluyor. Biz bugüne kadar yapılan en iddialı filmi çekeceğiz. İlk gözlemim, Türk sineması izleyici sayısı açısından yeni bir rekor görecektir.''

    -''ŞEHİTLERİMİZİ ANLAMAYA ÇALIŞIYORUM''-

    Sarıkamış Harekatı'na katılan askerlerin içinde bulundukları ruh halini anlamak için Sarıkamış'taki Allahuekber Dağı Şehitlerini Anma Etkinliklerine katıldığını ve çekimler başlayana kadar Sarıkamış'ta kalacağını anlatan Deniz, şöyle devam etti: ''Sarıkamış'a gelerek, donarak şehit olan askerlerin hangi ruh halinde olduğunu anlamaya çalışıyorum. Gerçekten anlaşılması zor bir inanç. Nasıl bir inançla ve nasıl bir ruh haliyle soru sual sormadan 125 bin askerimizin gömlekle, kurtların bile kışın yaşayamadığı Allahuekber Dağı'na çıkarak, düşmanla ve doğayla mücadele ettiğini anlamaya çalışıyorum. Bunu günümüz insanının hiç birinin doğru dürüst anlayamayacağını düşünmüyorum. Buralarda soğukla ve açlıkla mücadele edip, kıt kanaat geçinerek o ruh haline bürünebileceğimi düşünüyorum. ''

    -ŞEHİTLERİN GÖRÜNTÜSÜNÜ İZLEYİNCE-

    Rus arşivlerinden elde edilen Sarıkamış Harekatı ile ilgili görüntülerden çok etkilendiğini ifade eden Deniz, ''O görüntülerde 90 bin askerimizin karlar eridikten sonra donmuş hali vardı. Onları izlediğimde yaşananları daha iyi anladım ve inanın günlerce kendime gelemedim. Gördüğüm şeyleri hafızamdan günlerce çıkartamadım'' diye konuştu. Anne tarafından soyunun Sarıkamış'a dayandığını anlatan Deniz, ''Sarıkamış Harekatı sırasında çevre köylerde yaşayan ve benim soyumdan iki kişi burada şehit olmuş. Yani benim dedelerim de burada savaşmış ve şehit olmuş. Bu açıdan bu film benim için ayrı bir önem taşıyor'' dedi.

    -''ÇEKİMLERE OCAKTA BAŞLAYACAĞIZ''-

    Filmin yapımcısı Mutena Açık da filmde ülkenin en önemli olaylarından birini anlatacaklarını ifade ederek, şu bilgileri verdi: ''Filmin dünya standardında bir iş olması içinde yabacı oyuncu ve teknik personel almayı düşünüyoruz. Filmi, dünyanın bir çok ülkesinde vizyona girecek şekilde hazırlama amacındayız. Ocak ayında da çekimlere başlayacağız. Filmde Özcan Deniz'in yanı sıra Fikret Kuşkan, İsmail Hacıoğlu, Güven Kıraç, Altan Erkekli gibi çok değerli oyuncular rol alacak. İhsan Paşa'yı da eski devlet bakanı Yüksel Yalova canlandıracak.'' Açık, Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez'in de filmde bir doktoru canlandıracağını sözlerine ekledi.

    (aa)

     

     

    31/7/2007 | Kategori: BEYAZPERDE | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

    "Simpsons: Sinema Filmi": Ne eksik, ne de fazla...

     

    Uzun yıllar, istikrarlı bir şekilde televizyon macerasını sürdüren, 90'lardan 2000'li yıllara taşan bir fenomen olan Simpsonlar'ın merakla beklenen sinema filmi nihayet vizyona giriyor. Film de, televizyon dizisi gibi, politik doğruculuk tuzağına düşmeden, Amerikan hayat tarzı ve politikalarını iğneli bir mizahla eleştirmekten geri durmuyor.

    400 bölümü ve 18 sezonu deviren televizyon ömrüyle, tarihin en uzun soluklu sitcom'larından olan Simpsons ailesinin 20. yaşını beyazperdede kutlayacağı haberleri yayıldığında akla ilk gelen soru, dizinin pek çok sinema izleyicisi için fazlasıyla tanıdık olan karakterlerinin ve mizah anlayışının, sinemada 'bayat' durup durmayacağıydı. Nitekim, filmin yapımcıları da bu riski fark etmiş olacaklar ki, farklı dönemlerde diziye katkıda bulunmuş 11 senaryo yazarını bir araya getirerek dev bir beyin takımı kurmuşlar. Bu, yapımcıların, "Simpsons: Sinema Filmi" için dizide denenmemiş yeni fikirler bulmayı ve sağlam bir öykü yapısı kurmayı her şeyden daha fazla önemsediklerinin kanıtı. Bunun sonucu olarak, izleyicinin karşısına gelen filmde, tabii ki yeni bazı cin fikirler var. Ancak bunlar, "Simpsons: Sinema Filmi"nin, Simpsons'ın herhangi bir bölümünün 90 dakikaya uzatılmış versiyonu olmaktan kurtaramamış. Başka bir şekilde söylemek gerekirse, filmin hemen başında, bizi televizyonda bedava izlemek dururken bilet parası verip izlemeye geldiğimiz için enayilikle suçlayan Homer'ın kısmen de olsa haklı olduğunu kabul etmek gerek: "Simpsons: Sinema Filmi"nde, dizinin 20 yıllık mirasını taçlandıracak, yaratıcı bir senaryo ve parlak fikirlerin eksikliği hissediliyor. Hissediliyor da ne oluyor, film hiç mi eğlenceli değil diye merak edenleri hemen rahatlatalım: Simpsonlar beyazperdede de, televizyon ekranında oldukları kadar eğlenceliler; ama o kadar, ne eksik, ne fazla...

    Kendinin farkında bir film

    "Simpsons: Sinema Filmi"ni yaratan ekip, diziyi benzerlerinden farklılaştıran en temel özelliklerinden olan "kendinin farkında olma", "siyaseten doğrucu olmayı umursamama", "sosyal ve politik konularda lafını esirgememe", "genelgeçer kültürel kodlara ve ahlâki değerlere bağlı olmama" gibi unsurlara sonuna kadar yaslanmışlar. Film "kendinin farkında olduğunu" daha jeneriğinde televizyondan uyarlanmış bir sinema filmi olmasına gönderme yaparak gösteriyor. Ailece sinemada absürd bir film izleyen Simpsonlar'ın, tahammül eşiği en düşük üyesi baba Homer, filme dayanamayıp feryadı basıyor. Okulda sıkça ceza almasına alışık olduğumuz Bart da, filmin jeneriğinde tahtaya 100 kez "Bu filmi internetten yasadışı bir şekilde indirmeyeceğim" yazarken karşımıza çıkıyor. Film açılış jeneriğindeki espriyi kapanış jeneriğinde de farklı bir şekilde tekrarlıyor, dolayısıyla jenerik bitmeden sakın koltuklarınızdan ayrılmayın.

    Filmin beyin takımının, "Simpsons: Sinema Filmi" için seçtikleri ana öykü ekseni, küresel ısınma tartışmalarıyla birlikte, tüm dünyayı kasıp kavuran 'çevre' konusu olmuş. Bu, Simpsonslar için biraz masum ve siyaseten doğrucu olmaya müsait bir konu gibi gözükse de, filmde daha çok Amerikan hükümeti ve politikalarıyla dalga geçmeye yarıyor. Kaliforniya valiliğinden ABD Başkanlığına terfi etmiş olarak karşımıza çıkan Arnold Schwarzenegger'i, 'okumak için değil yönetmek için' oturduğu koltuğunda bir kukla olarak resmeden film; onu istediği gibi yönlendiren Çevre Koruma Kurumu Başkanı Russ Cargill'i de korumacıdan çok yok edici, hırslı bir bürokrat olarak karşımıza getiriyor. Böylece, Amerikan hükümetinin sallapati politikalarına ve hâlâ Kyoto'yu imzalamayan Amerikan politikacılarının çevre konusundaki ikiyüzlülüklerine işaret ediyor.

    Aile bildiğiniz gibi... Bu çevre meselesinin yanında, "Simpsons: Sinema Filmi"nde, çizgi dizinin herhangi bir bölümünde olduğu gibi, aile üyelerinin aralarındaki tatlı çatışmalar ön planda yer alıyor. Bart, kendisiyle ilgilenecek baba arayışını, fazlasıyla düzgün komşuları Ned Flanders'la doldururken; Homer istediği gibi yönlendirebileceği, her an birlikte olabileceği 'kanka' ihtiyacını, dışkılarıyla Springfield'i felakete sürükleyecek olan bir domuzcukta buluyor. Springfield için hep fazla entelektüel kaçan ve anlaşılmamaktan yakınan Lisa ise, kasabaya İrlanda'dan yeni gelen ve hem müzik hem çevre, hem de nezaket konusunda kendisi kadar duyarlı olan, Colin'de (Bono'nun oğlu değil), hayata ve Springfield'e dayanmasını sağlayacak bir anlam buluyor. Ancak tüm bunların karakterlere yeni bir boyut kattığını söylemek zor. Filmin başlarında, kilisedeki Pazar ayini sırasında 'tanrıdan gelen ışık'la kendinden geçen ve Springfield'in geleceğine dair kehanetlerde bulunan büyükbaba Abe Simpson'ın, filmde dizilerde olmayan bir ağırlık kazanabileceğini düşünsek de, film büyükbabanın rolünü bundan ileri götürmüyor. Benzer şekilde, anne Marge ve bebek Maggie de sinema filmi için fazla silik ve sıradan kalıyor. Öyle ki, filmin Simpsons karakterleriyle ilgili, diziye yaptığı en hoş katkı, Bart'ı çıplak bir halde izleyicinin karşısına çıkarması. Babasıyla her zamanki gibi anlamsız bir iddiaya tutuşup anadan üryan bir halde Springfield'de kaykay yapan Bart, pipisini izleyiciden gizlemeye çalışıyor, ama takkenin düşüp kelin görünmesine engel olamıyor.

    Sonuç olarak, "Simpsons: Sinema Filmi", dizinin alıştığımız çizgisini ve mizah anlayışını başarıyla sürdüren, ama dizinin mirasını sinemaya taşırken, yarattığı beklentinin altını yeterince dolduramayan bir film olarak akıllarda yer ediyor.

    Kimler İzlemeli:

      Katıksız Simpsons hayranları.

      ABD hükümetinin çevre politikalarını eğlenceli bir şekilde ti'ye alan bir film izlemek isteyenler.

      Bart Simpson'ı çırılçıplak görme fırsatını kaçırmak istemeyenler.

    Kimler İzlememeli:

      Simpson'ların beyazperdede, televizyon dizisindeki düzeyin çok üstüne çıkacağını düşününler.

      Filmin, Simpsons karakterlerine ve Springfield'e yeni bir boyut getirmesini bekleyenler.

    Fuat Camgöz

     

    27/7/2007 | Kategori: BEYAZPERDE | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

    DEHŞT GECESİ

    Film izlemek hepimizin yaşamının bir parçası. Kimimiz daha az, kimimiz daha çok ama neticede belli bir süreklilik içinde filmler izliyoruz. Her izlediğimiz film, beğeni ve beklentilerimizin bir parça olsun gelişmesi demek; her zaman bilincinde olmasak bile. Ve öyle zamanlar oluyor ki; karşımıza Dehşet Gecesi (Fall Down Dead) gibi filmler çıkıveriyor. Çeşitli gerekçelerle bir film vizyona elbette sokulabilir. Ama herhangi bir izleyicinin zekasına hakaretten öteye gitmeyecek böyle bir filmi yapmış olanlar için nasıl bir mazeret bulunabilir, ben düşünemiyorum.

    Nereden başlasak?.. Dehşet Gecesi, bir seri katil filmi. Udo Kier tarafından canlandırılan, Picasso namıyla ün salmış bu eksantrik suçlunun başlıca özelliği, sadece kadın olan kurbanlarından çeşitli deri ve uzuvlarını kesip alması. Bunları kah çeşitli tablolara yamıyor kah satranç taşları olarak kullanıyor. Usturasıyla yaptıklarını hem kendisi hem de güya "adli tıp", sanat olarak tanımlıyor. Ama doğrusu film bizi buna ikna etmek için fazla uğraşmıyor. Açılıştaki bir sahnede bir tablonun üzerine beceriksizce yerleştirilip boyanan bir deri parçası dışında, bu adamı sanatçı duyarlılığına sahip ilgi çekici bir seri katil haline getirecek malzeme yaratılmıyor.

    Bahsi geçen sahnede, bu adamcağızın duvarını süsleyen bir kara kalem çalışmasına dikkatimiz çekiliyor. Biraz sonra tanışacağımızı bildiğimiz başrol oyuncumuzun (Dominique Swain) tıpatıp aynısı bu çizimdeki kadın. Sebebini hiç öğrenemediğimiz bir şekilde adamın saplantısı olan bir çizim bu. Yeni bir cinayetine tesadüfen şahit olan Swain’in karakteri Christie’yi gördüğünde Picasso’nun gözü parlıyor (Bu tam olarak bir mecaz değil aslında; Kier’in filmdeki tüm yakın planlarında gözüne yapılmış cehennem alevleri misali bir kırmızı ışık gerçekten mevcut). Planı Christie’yi yakalayıp öldürüp, suratının derisini yüzerek bu kara kalem çizimin üstüne yerleştirmekse, övündüğü sanatçılığın ne kadar yaratıcılıktan ibaret olduğu tartışılır.

    Neyse işte, çok genç yaşta doğurduğu çocuğuna bakmak için Noel gecesi bile çalışan Christie can havliyle kaçıyor tabii Picasso’dan. Bir binaya sığınıyor. Binadaki güvenlik görevlisi polise haber veriyor. Çağrıya sadece iki polis yanıt veriyor ki onlar da zaten Picasso’nun peşindeler ve içlerinden birinin Cehennem Silahı’ndaki Mel Gibson misali psikolojik problemleri söz konusu. Tahmin ettiniz tabii; bu polisi Mehmet Günsür canlandırıyor. İtalya’da büyümüş ama İngilizceyi İtalyanlara özgü o çok tipik aksanla değil de basbayağı Türk gibi konuşan Stefan’ı...

    Daha önce Tamer Karadağlı ile Yelda Reynaud’ya Hollywood’un kapılarını açan Ölümle Dans (Living & Dying) filmini de çekmiş olan Jon Keeyes adlı yönetmen, filmin geri kalanının geçtiği bu binaya "Hitchcock" adını vererek, saygı duruşunda bulunmak istemiş polisiye ve gerilim türlerinin ustasına. Benimse bunu haddini bilmemek olarak algılamamda sakınca görmezsiniz umarım. O binanın girişinde kocaman yazan isim, bu film için en az birkaç gömlek büyük kalıyor.

    Devam edelim… Açılış sahnesi haricinde, tek bir gece içinde (Noel) geçen olayların büyük bir kısmı da tek bir binanın içinde cereyan ediyor. Sınırlı mekan ve sınırlı zaman, bu tür filmler için test edilip onaylanmış bir formül. Filmin meziyetleri de orada başlayıp orada bitiyor sanırım.

    İlk andan itibaren son derece kabaca yapılan karakter tariflerinin üstüne, mesela güvenlik görevlisi rolündeki David Carradine’ın neden bir komedi filmindeymişçesine rol kestiğini anlayamıyoruz. Sonra, boş olduğunu sandığımız binadan teker teker yeni karakterler çıkmaya başlıyor ama onlar da olabildiğine tek boyutlu ve kötü oynanmışlar. Zaten fazla yer işgal etmiyorlar. Bir seri katil filmine bolca kurban lazım sonuçta; dar bir alanda paslaşsak da…

    Hakkını verelim, kadro içinden yüzünün akıyla çıkmayı tek başaran isim, Dominique Swain. Rolü kötü yazılmış olsa da o üstüne düşeni pekala yapıyor. Mehmet Günsür’ün de oyunculuğuyla ilgili bir sorun yok aslında. Başarısız aksanı ve karakterini taşıyamayan çocuksu görünümü işleri bozuyor. Yine de, geçmişteki Tamer Karadağlı örneğinde olduğu gibi mesela, ne ihtişamlı bir aktör olduğunu ispatlamaya uğraşmadığı için, doğallığı sayesinde kurtarıyor durumu. Udo Kier tanıdık hallerinde. Doğru dürüst bir yönetmen aynı performansı etkili bulmamızı sağlayabilirdi belki.

    Bu kez oyuncu kadrosunda sadece tek bir Türk olduğundan, dengelemek için başka bazı görevler yurttaşlarımıza verilmiş. Özelikle yan rollerdeki oyuncuların öğrenci filmlerinden fırlamış hallerini uluslararası ‘casting’ sorumlusu arkadaşımıza bağlayabiliriz belki, fazla üstüne gitmeden. Ama müziklerin altına imzasını atan Pınar Toprak’ın biraz üstüne gitmek boynumuzun borcu, kusura bakmazsanız.

    Müziğin film boyunca hiç susmuyor olmasının faturasını yönetmene çıkarmak gerek şüphesiz. Müzik de olmasa filmine hiç katlanılamayacağını düşünmüş olmalı. Bir video/televizyon filmi için normal. Ama dinmek bilmeyen bu müziğin aşırılığı tahammül edilir gibi değil. Seyirciyi sıçratmak için çok kullanılır müzik ya da ses efektleri bu tür filmlerde, malum. Fakat Dehşet Gecesi, bu anlamda tüm benzerlerini açık ara geride bırakıyor. Zaten klasik gerilim filmi atmosfer kalıplarını tekrarlayan müzikler öylesine abartılı ki, filmi izlerken öfkelenmemek mümkün değil.

    Karakter çizmek, oyuncu yönetimi gibi konularda son derece amatör; zamanlama konusunda hepten beceriksiz; en gerilimli olması gereken bir anda, daha iki saat önce tanışmış karakterlerini özel hayatlarındaki sorunlarıyla ilgili olarak atıştırmak gibi gülünç senaryo çapsızlıkları içeren; asıl hedefi olan video/dvd ya da televizyon piyasaları için bile oldukça başarısız bir yapım Dehşet Gecesi.

    Bu kadar Amerika’larda gezinip bağlantılar kuran, projeler üreten yapımcılarımız neden paralarını daha bu işten anlayan sinemacılara yatırmayı beceremezler? Her açıdan aynı ölçekte bir projeyi daha beceriklice kotaracak çok genç yönetmen vardır Kuzey Amerika’da, eminim. Doğru insanları bulmayı becermek de bu sektörün en önemli gereklerinden biri. Yoksa daha çok dehşetli geceler bekler bizi…

    kaynak:www.mynet.com

    25/7/2007 | Kategori: BEYAZPERDE | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

    <Önceki Yazılar | Sonraki Yazılar>

    Accident Car Dallas Lawyer
    Accident Car Dallas Lawyer Counter
    resimler
    Bedava100.Net -Genel Türk Web Siteleri AramaniA=Arama Motorunuz
    <%%>

    TÜRK TELEKOM FATURA SORGULAMA
    HizmetNo:
    Ör: Telefon hizmeti için: 3121234567
    Aşağıdaki resimde görülen güvenlik kodunu giriniz:
    Soru ve Sorunlarınız için 444 1 444'ü arayınız.

    SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!